Müfide Pekin ile Mübadele üzerine söyleştik “Mübadele insan ziyanlığından başka bir şey değildir!”


Mübadele’nin gerçekleştiği dönemde yaşananları iyi öğrenmekle mükellefiz, ama “n’apalım, başka çare yoktu” gibi bir cümle kurmamalıyız. O gün de, bugün de emperyalizmin bölge üzerindeki oyunlarını doğru okursak, “mübadele”yi daha iyi anlarız. 


soL Bakış: Merhaba Hocam, öncelikle teşekkür ediyoruz röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için. Bize biraz kendinizden ve Mübadele ile olan ilişkinizden söz edebilir misiniz?

Müfide Pekin: Merhaba. İzmir’liyim. İzmir’de doğdum, büyüdüm, liseyi İzmir’de bitirdim. Sonra üniversite okumak için İstanbul’a, Robert Kolej Yüksek Okulu’na geldim. 1971 yılında Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldum. O yıl, Robert Kolej Yüksek Okulu, devlet üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi oldu. Bu dönüşüm sürecinde benim de içinde yer aldığım R.K.Y.O. Öğrenci Birliği’nin katkısı büyük ve ihmal edilemezdir. 1971’den başlayarak Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu’nda lisan okutmanı olarak çalışmaya başladım. 2007’de emekli oldum, ama yarı zamanlı olarak halen B.Ü. Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nde bir ders veriyorum.

İkinci kuşak Girit mübadiliyim. Yani annem 1921 yılında Girit’in Hanya şehrinde doğmuş. 1924 yılında aile İzmir’e iskân edilmiş. Giritli bir ailede, Giritli adet ve geleneklerine göre yetiştirildim. Mübadil olduğumu her zaman biliyordum, çünkü “mübadil” sözcüğünü kimseler kullanmaz iken bizim aile kullanıyor, “muhacir” değil, “mübadil” olduğumuzu her fırsatta bize hatırlatıyorlardı. Ne var ki, mübadil kimliğimle örgütlenme işlerine girişmem yıllar sonrasına, 2001 yılına kaldı.

Anneannem Türkçe bilmediği, sadece Giritli Rumcası konuştuğu ve biz de onun evinde onunla birlikte oturduğumuz için ben Türkçe ile Rumcayı aynı anda öğrendim. Sadece konuşma dili olarak bildiğim Rumcayı okuma-yazma düzeyine çıkarmam ancak 1990’nın başlarında oldu. Bu tarihlerde Bilar’ın açtığı Yunanca kurslarına devam ettim. Yunanistan’a defalarca gittim. İngilizce’ye ilaveten Yunanca’dan, özellikle edebiyat alanında tercümeler yapmaya başladım. Şimdilerde de, bu iki dilden çok sevdiğim bir metin olursa Türkçe’ye kazandırmak için hevesleniyorum.

Lozan mübadillerinin örgütlenme faaliyetlerinin başından bu yana içindesiniz. Hatta bu alanda ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Bize bu faaliyetlerin gelişimi konusunda bilgi verebilir misiniz? Nasıl ortaya çıktı böylesi bir örgütlenme?

“Lozan Mübadillerinin” örgütlü faaliyetleri 1999 depremlerinden sonra başladı Türkiye’de. Ben o yıllarda “Türk-Yunan Dostluk İlişkileri” kapsamında zaten Yunanistan ile ilişkili idim. Yaz boyunca Ege kıyılarında “Türk Yunan Dostluk Festivalleri” olur. Bu festivallerin başlatıcısı da Dikili Belediyesi ve Dikili’nin efsane Belediye Başkanı Osman Özgüven’dir. Daha sonra kıyı belediyelerin birçoğu karşı kıyı Yunanistan Belediyeleri ile ortak işler yaptılar. Biz buralarda bulunduk, dil bildiğimiz için yardımcı olduk. Yine 90’lı yıllarda başlatılan ve Yunanistan’daki benzer örgütlerle ortak planlanan “anti-nükleer kampanyalar” kapsamında düzenlenen faaliyetlerde yer aldık. Yunanistan sol partilerinin (Sinaspismos, KKE) kimi toplantılarında tercümanlık, mihmandarlık yaptık. Ama mübadil kimliğim ile ilk örgütlenme çalışmaları ancak 1999 sonunda başladı. Lozan Mübadilleri Vakfı’nın 2001 yılında resmen kurulmasında kurucu mütevelli idim ve tam on yıl Başkan Yardımcısı olarak görev üstlendim. Şimdi Vakıf Yönetim Kurulu’nda değilim, ama yine de Vakfın basın-yayın işlerini üstlenmiş durumdayım.

Vakfın amaçlarından da okuyucularımıza bahsedebilir misiniz?

Kurulduğu günden bu yana, maddi olarak kendi yağıyla kavrulan Vakfımız, amaçları doğrultusunda faaliyetler sürdürmeye çalışıyor. Özetleyecek olursak Vakfın başlıca amaçları arasında bir yanda mübadillerin kültürel değerlerini korumak, yaşatmak var, diğer yanda da daha akademik işlere evsahipliği yapma adına “Mübadele sürecinin” bilimsel açıdan irdelenmesi için yapılan çalışmalar var. Tabii, faaliyetlerimize ana ekseni oluşturan bakış, Türk ve Yunan halkları arasındaki dostluk, sevgi, işbirliği bağlarını güçlendirerek barış kültürüne katkıda bulunmak. “Geride kalan mübadil olan/olmayan kültürel varlıkların korunması” da bu bağlamda önemli ve bunun için de Vakfımız duyarlılık geliştirmeye yönelik faaliyetler yapıyor.

Ne gibi faaliyetler? Bunları anlatabilir misiniz biraz?

Öncelikle büyüklerimize vatan olmuş topraklara ziyaretler düzenliyor, bunlara “mübadil buluşmaları” diyoruz. Gerçekten de bu ziyaretler, “merhaba doğduğum topraklar” ziyaretlerinden öte, oralarda şimdilerde yaşayan ve Anadolu’dan göç ettirilmiş birinci, ikinci, üçüncü kuşak Rumlar ile kucaklaşılan, ortak paydalarda buluşulan, sıcak duyguların paylaşıldığı karşılaşmalar oluyor. Bu tür “buluşmaları” yılda en az iki kez yapmaya çalışıyoruz.

Ayrıca, “Mübadele”nin çeşitli yıldönümlerinde “anma konferansları” ve değişik etkinlikler düzenliyoruz. Bu tür toplantıların sonuçlarını ve sunulan bilimsel çalışmaları daha sonra Vakıf yayını olarak yayımlıyoruz. Yayınlarımız arasında, Türkiye ve Yunanistan’daki mübadiller arasında yürüttüğümüz “sözlü tarih” çalışmaları, mübadil kültürüne dair derlediğimiz mâniler/türküler, mübadil kültürünün sözlü destan örnekleri, mübadele bibliyografyası ve mübadil yerleşimlerinin eski yer adlarını içeren atlas, mübadillerin öykü denemelerinin ya da topladıkları anıların kitaplaştırması gibi işler var.

Birçok kez fotoğraf sergisi düzenlemişiz bu güne kadar. Henüz resmen kurulmadan, İzmir’de 2001 yılında, “Kaybedilmiş Yaşamlar-Mübadele Anıları” adlı bir fotoğraf sergisi açtık. Daha sonra hazırladığımız sergiler içinde en fazla ses getirenlerden biri, “Mübadele” kapsamına alınmayıp, daha sonraki çeşitli dönemlerde, bilinen nedenlerle doğup büyüdükleri şehir İstanbul’u terk eden, etmek zorunda bırakılan İstanbul Rumları ile ilgili yürüttüğümüz bir sözlü tarih çalışması ve buna bağlı olarak İstanbul’da ve Yunanistan’ın birçok şehrinde açtığımız, “Hasretim İstanbul” fotoğraf sergisi. Bu serginin kataloğunu da yayımladık.

Kuruluşumuzdan bu yana gerçekleştirmeye çalıştığımız bir diğer faaliyet de bir “Mübadele Müzesi”nin açılmasıydı. İki yıl önce bu gerçek oldu: Türkiye’nin ilk ve bu kapsamdaki tek “Mübadele Müzesi İstanbul/Çatalca’da ziyarete açıldı. Mübadillerin “sandıklarından çıkan” eşyaları ve çeşitli malzemeleri ile Vakfımıza bağışlanmış arşiv belgelerinden bir kısmı bu müzede sergileniyor.

Müfide Pekin, Mübadele Müzesi’nde aile vitrini önünde.
Mübadele sürecini iki yanlı, hem gidenleri hem de gelenleri içine alan bir ortak mesele olarak gördüğümüz için, Anadolu’da Rum Ortodokslardan kalan tarihsel zenginlik de dünya kültürel mirası olarak kabul edilmeli, diye düşündüğümüzden, Lozan Mübadilleri Vakfı’nın kuruluş amaçları içine “kültürel mirasın korunması”nı da eklemiştik. Bu bağlamda, Kapadokya (Sinasos) ile Girit (Resmo) yerleşimlerindeki mübadele öncesinden günümüze kalan kültür varlıklarını (cami, kilise, han, hamam, bedesten, varsa sivil mimari örnekleri) araştırmak, bunların envanterini çıkarmak, koruma/dönüştürme projeleri üzerine farkındalık yaratmak için bir proje yürüttük. Bu iki yerleşimi ziyaret ettik, konuyla ilgili uzmanların sunum yaptıkları konferanslar düzenledik, bir de belgesel hazırladık.

Başka belgeseller de var değil mi?

Tabii... Lozan Mübadilleri olarak birçok belgeselin yapımına destek olduk; bu belgesellerin yapımcıları, yönetmenleri bazen Türkiye’den, bazen de Yunanistan’dan oldu. Vakfın kendi imkanlarıyla yapılmış az sayıda belgeselimiz var, ama çeşitli televizyon kanallarında gösterilen sayısız mübadele belgeseline ve bir de uzun metrajlı filme (Dedemin İnsanları-Çağan Irmak) gerek insan, gerekse belge olarak çok destek sağladık. Keza, “mübadele” konusunun bilinirliliğini sağladıktan sonra bu konuyu “akademik tez konusu” olarak seçen birçok genç/yaşlı bilim insanı tezlerini hazırlarken Vakfımızdan yararlandı.

Ben de dahilim bu toplama.

Üç yıldır, ayda bir kez olmak üzere “Mübadele konuları” genel başlığı altında seminerler düzenliyoruz. Ortak bir konu başlığı altında bu alanda çalışma yapmış uzmanlar, akademisyenler sunum yapıyor. Üç yıl içinde “Mübadil Şehirler” başlığı altında birçok sunum toplanmıştı. Bunları bir “Yunanistan’daki Mübadil şehirler”, diğeri ise “Türkiye’deki Mübadil şehirler” başlığı altında iki kitapta topladık ve yayımladık. Her yıl katıldığımız İstanbul ve İzmir Kitap Fuarları’nda yayınlarımızı sergiliyoruz. Az da olsa bazı kitapçılarda da kitaplarımız okuyucuyla buluşuyor. Tabii yayınlarımızı her zaman Vakfın merkez binasından edinmek mümkün.

Mübadele, iki taraflı ve her iki tarafta da derin yaralar açmış bir süreç. Sizin az önce de söylediğiniz gibi Yunanistan ile de bağlarınız var. İki taraf arasında mübadil örgütlenmeleri, mübadeleye bakış gibi konularda ne gibi benzerlik ve farklılıklar gözlemliyorsunuz?

Yunanistan’da 1930’lu yıllardan başlayarak “anılarını yaşatmak, göçmen kültürlerine sahip çıkmak” adına örgütlenmeye başlamışlar. Bugün Yunanistan’da mübadele öncesi Rumların yaşadığı neredeyse her bir Anadolu şehrine ya da kasabasına karşılık gelen bir dernek örgütlenmesi var. Çoğunlukla geldikleri yerlerin azizlerinin adını taşıyor dernekleri. Amaçlarını, ortak “bellek” oluşturmak, doksan yıl önce olanları unutmamak, unutturmamak olarak dillendiriyorlar. Bugün Yunanistan’da anıların sergilendiği çok sayıda etnografya müzesi mevcut.

Bize gelince, Türkiye’de mübadil örgütlenmesi 2000’li yılların başında başlayabildi. “Mübadele” sözcüğünü ilk telaffuz edip, bu olayı gündeme getiren biz Lozan Mübadilleri Vakfı (LMV) kurucularıyız. Daha önce bildiğimiz herhangi bir mübadil örgütlenmesi yok. Bunun nedenlerini bilim insanları araştırıyorlar, konuyla ilgili olarak birçok açıklama var. Yunanistan’da bir federasyona bağlı ama hayli bağımsız yapıları olan ve kuruluşları hayli eskiye dayanan bir sürü “mübadil/göçmen” derneğine karşılık Türkiye’deki bu iş çok yeni. Bizde önce LMV kuruldu (resmen 2001 Mayıs ayında). Sonra çeşitli şehirlerde birçok mübadil derneği kuruldu ve şu anda faaller.

Dolayısıyla, kuruluş zamanlaması açısından Yunanistan’dakiler ile bizdekiler arasında müthiş bir zaman dilimi farkı var.

İki tarafın derneklerinin bakış açılarında bazı ortak özellikler görmek mümkün maalesef. Yunanistan göçmen dernekleri, büyük ölçüde milliyetçi duygularla hareket ediyorlar. Ancak LMV’nin ziyaretleri sırasında, bizleri tanıdıkça bu bakışları biraz değişiyor. Olaya farklı bakmaya çalışıyorlar. Lozan Mübadilleri Vakfı ve bazı bir iki dernek hariç, Türkiye’deki mübadil derneklerine milliyetçilik hakim. Zaten çoğu derneğin adında “Balkan Türkleri ve Mübadele Derneği” gibi bir tanım yer alıyor. Bu da bir fikir verebilir tek başına.

Bu örgütlenmeler arasındaki diyalog iki halk arasındaki ilişkiyi nasıl etkiliyor?

Olumlu etkilemesi için biz elimizden geleni yapıyoruz. Sanırım son on yılda epeyce başarılı olduk ve kendimizi karşı tarafa anlatabildik. Elbette ki bizim mübadillerin de eğitilmeleri gerekiyor. Ailelerinden edindikleri olumsuz “Yunanlı/Rum imajını” kırmak kolay olmuyor. Mübadelenin iki yönlü acılara neden olan bir süreç olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya, bilimsel çalışmaları halkımıza sunmaya çalışıyoruz. Bu bağlamda, Yunanistan’daki benzer bakış açısına sahip kuruluşlarla işbirliği yapıyoruz.

Diyalog iyi sonuçlar veriyor. Diyalogsuzluk kötü. Tanıdıkça karşılıklı önyargıları yıkabilmeyi, yanlış bilgileri doğrularıyla değiştirebilmeyi umuyoruz.

Yeniden mübadeleye ve mübadilliğe dönmek istiyorum. Daha önce de söylediğiniz gibi mübadil bir aileden geliyorsunuz. Mübadil olmak ya da mübadil kökenli olmak sizin için aileniz için ne anlama geliyordu?

Giritli olduğumuzu bize her zaman hissettirdiler. Zaten adetlerimiz, yemeklerimiz, hatta dilimiz farklıydı. Giritli olmayı, yani “yerli” olmamayı, bize hep artı bir şeymiş gibi yaşattılar. Giritli olmak daha kültürlü, daha bilgili, olumlu anlamda daha farklı olmaktı. Kısaca “Avrupalı olmak” diye tanımlıyorlardı. Zaten İzmir neredeyse tamamen göçmenlerin yerleştirildiği bir şehir olduğu için, herkes bir yerlerden gelmişti. İzmir’in yerlisi var mıydı, neredeydi, pek ayırdına varamadım ben küçükken.

Yunanistan'da gösterilen bir belgeselde sanıyorum dedenizin Girit'ten ayrılışı esnasında geçen trajik bir öyküyü anlatıyordunuz. Bu anıyı okuyucularımıza paylaşabilir misiniz?

Tabii ama benim öyküm çok da trajik değil. Daha ne trajik öyküler var bize aktarılan. Dedem, ailesiyle birlikte Hanya Limanı’ndan Türkiye’ye getirilmek üzere vapura bindirildiğinde, “bir daha nasılsa dönemem” diye ev anahtarlarını denize atmış.

Hemen tüm mübadillerin, hatta sizin belgeselde söylediğiniz gibi ailenizin diğer fertlerinin de bir gün dönmeyi umarken dedenizin bütün hayatını simgeler biçimde anahtarları denize atması beni dinlerken bir hayli duygulandırmıştı...

İzmir’e geldikten kısa bir süre sonra da hem delikanlı oğlu ölmüş hem de aynı yıl içinde kendisi. Ailemizde kadınlar çok güçlü olup aile reisliğini mecburen üstlenmiş kahramanlardır.

Son soru olarak şunu sorabilirim: Mübadele, yakın zamana kadar ilgili tarihyazımında bir çeşit "kötünün iyisi" olarak resmediliyordu. Bu da mübadeleyi çeşitli gündemlerde yeniden ve yeniden gündeme getiriyor. Birkaç yıl önce Vecdi Gönül, mübadeleyi övmüş; Mümtaz Soysal Irak Türkmenleri ile Türkiye Kürtleri arasında bir mübadeleyi gündeme getirmişti olası bir çözüm olarak Kürt sorununa. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir? Mübadelenin içindeki insani trajedi "büyük siyaset"e kurban ediliyor diyebilir miyiz?

İnsan takasının ya da daha açık söyleyelim “tehcirin” gerekçesi olmaz, “kötünün iyisi” de olmaz. Mübadele, resmi kayıtlara da bağlansa esasen bir trajedidir. İnsanlık dramıdır, büyük travmadır. İnsanları topraklarından, evlerinden, çevrelerinden, köklerinden koparıp bilmedikleri bir coğrafyaya serpiştirmenin haklı bir gerekçesi olamaz. Elbette Büyük Mübadele’nin gerçekleştiği dönemin özel tarihsel koşulları vardı. Biz o dönemde yaşananları iyi öğrenmekle mükellefiz, ama “n’apalım, başka çare yoktu” gibi bir cümle kurmamalıyız. O gün de, bugün de emperyalizmin bölge üzerindeki oyunlarını doğru okursak, insan ziyanlığından başka bir şey olmayan “mübadele”yi bu bağlamda değerlendirip iyi anlarız.

Çok teşekkür ediyoruz.

Röportaj: Aytek Soner Alpan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder